Ahmet Ümit: Yazma Serüveninde Çizgi Romanlardan Etkilenmiş

0
9922

Ahmet Ümit: Yazar olmamda çizgi romanların etkisi büyük

Yazar Ahmet Ümit ‘Elveda Güzel Vatanım’ adlı kitabı Bartu Bölükbaşı  tarafından çizgi romanlaştırdı. “Şunu itiraf etmeliyim ki yazar olmamda çizgi romanların büyük etkisi olmuştur” diyen Ümit, çocukluk yıllarında yerli ve yabancı birçok çizerin Teksas, Tommiks, Karaoğlan, Tarkan gibi eserlerini okuduğunu söylüyor.

Türkiye’nin en üretken ve kitapları en çok satan yazarlarından biri Ahmet Ümit. Her yıl Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda okurlarının karşısına yeni bir yayınla çıkıyor, imza gününde izdiham yaşanıyor.

Ümit, geleneği bozmadı bu yıl bir çizgi romanla buluşturdu okurunu: ‘Elveda Güzel Vatanım’. Ümit’in 2015’te yayımlanan ve çok beğenilen bu çalışması Bartu Bölükbaşı’nın çizimleriyle çizgi roman olarak yayımlandı.

Ümit’in İttihat ve Terakki’yi anlattığı romanı polisiye ve tarihi roman kurgusunda ilerliyor, hikâyenin kahramanı Şehsuvar Sami çizgilerle anlatılıyor. Ümit ile Beyoğlu’ndaki kitaplarını kaleme aldığı ofisinde buluştuk; çizgi romanın hayatındaki öneminden nasıl yazdığına, kitap konularını nasıl tespit ettiğinden okurla ilişkisine kadar her şeyi konuştuk.

Başkomiser Nevzat’ın yeni macerasını merak edenler için özlem mart ayında bitiyor, Nevzat sahalara geri dönüyor…

‘Elveda Güzel Vatanım’ın bir çizgi roman yapılması fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu benim ilk çizgi romanım değil, daha önce üç Başkomiser Nevzat hikâyesini çizgi roman yaptık. Bu romanı çizen Bartu Bölükbaşı çok genç ve yetenekli bir arkadaşımız. Anadolu Üniversitesi’nde bu işin eğitimini almış. Bir tanıdık aracılığıyla geldi ve fikrini açıkladı. Çizgilerini çok beğendim. ‘Elveda Güzel Vatanım’ı yapmak istediğini söyledi, nedenini sorunca bu romandaki büyük karakterlerin çizgi romana uygun olduğunu söyledi. Kitabın senaryosunu bir film senaryosu yazar gibi yazdı ve ardından çizmeye başladı.

İçinize sindi mi peki? Çünkü epey kalın bir roman, 60 küsur sayfada anlatılıyor.

Tabii sindi. Bu kitabın ikinci bölümü de gelecek. Film gibi düşünün. Ben bir evi bir sayfa yazarak anlatabilirim ama çizimde bu bir karede yapılabiliyor. ‘Hamlet’in tiyatro oyunu bir buçuk saat sürüyor, onu film çekseniz 6 saat sürer. Dolayısıyla burada asıl mesele birebir o eseri yansıtmak değil eserin ruhunu vermek. Bence Bartu bunu başardı.

‘Elveda Güzel Vatanım’ sizce çizgiye uygun mu?

Çok uygun. Sahneler, savaşlar, büyük olaylar, bir yandan Osmanlı, yenileşme hareketi, bir yandan ülke kuşatılmış müthiş olaylar var.

‘Elveda Güzel Vatanım’ romanı iki yıl önce çıktı ve çok sattı. Çizgi romana da ilgi büyük.

Umarım çok satar. Türkiye’de çizgi roman çok okunan bir tür değil. Dünyada da öyle. Çizgi roman okunuyor ama çok okunan romanların yerini hiçbir zaman tutmuyor. Çünkü özel bir kitlesi var ben de onlardan biriyim. Ben de çocukken çok okurdum.

Ne okurdunuz?

Teksas, Tommiks, Karaoğlan, Tarkan… Yerli yabancı çizerleri okurdum. Onları da zorla alırdık, babam bulduğunda yırtıp atar ‘Dersine çalış’ derdi. Şunu itiraf etmeliyim ki yazar olmamda çizgi romanların büyük etkisi olmuştur.

Nasıl bir etki?

Hayal dünyanızı genişletiyor. Olayları bir serüven içinde de görüyorsunuz. Belki polisiye yazmamda da etkili oldu, orada suçlar, cinayetler, katiller, dedektifler, iyi adamlar, kötü adamlar daha belirgin. Para bulunca çizgi romana yatırırdım. Çocuklar ne okursa okusun, bu onun hayal dünyasını geliştirir.

Okurlardan dönüşler nasıl?

Çok çok iyi. Kitap fuarında insanlar ne zamandır benden bir çizgi roman, hatta Başkomiser Nevzat’ı beklediklerini söyledi. Onlar çok memnunlar. Resimli romanı seven çok.

Ben sizin yerinizde olsam; okur neden roman halini değil de onun kısaltılmışı olan çizgi romanı tercih ediyor diye düşünürdüm…

Ben öyle düşünmüyorum. Mesela ‘Ninatta’nın Bileziği’ adlı çalışmamı Devlet Opera ve Balesi sahneliyor. Ne güzel bu eserden yola çıkarak başka bir eser yarattılar, bir Türk operasına daha kavuşuldu. Burada da aynı… Benim romanım orada duruyor, arzu eden romanı ya da çizgi romanı okuyacak. Mesela ‘Sis ve Gece’ romanım sinemaya uyarlandı ama romanı okuyan da var. Mesela ‘Anna Karenina’nın defalarca uyarlaması yapıldı ama ben romanını ayrıca okurum. Benim eserim orada duruyor, uyarlama eserime zarar vermiyor.

Pek çok romanınız başka sanat dallarına uyarlandı. Kriteriniz nedir, ne olmazsa kabul etmezsiniz?

Sinirlerimi bozacak tek şey eserin ruhunun bozulması. Mesela benim savaş karşıtı bir eserim var, birisi bunu savaş yanlısı bir uyarlama yaparsa o zaman tadı kaçar.

Çizgi roman için yeni bir öykü düşünmediniz mi?

Düşünmedim, vaktim yok zaten. Bir yandan bu resimli roman çıktı, yeni romanımı bitirmem lazım, yurt dışında kitaplarım yayımlanıyor oralara gidiyorum.

Yabancı okurlarla ilişkiniz nasıl?

Çok iyi. Yunanistan’ın bestseller yazarlarından biriyim. Arap ülkelerinde de aynı şekilde…

Nedir bu ülkelerdeki okurda sizi çeken?

Sınırları kaldır, aynı coğrafyanın insanlarıyız, yediğimiz yemeklerden ten rengimize kadar birbirimize çok benziyoruz. Ortak bir 600 yıllık Osmanlı dönemi var. O dönem de onları etkiliyor. Bir de ben evrensel hikâyeler anlatıyorum. Mesela İstanbul tarihini anlatıyorum, Yunanlar için bu şehir önemli. Buradan o kadar çok kişi gitti ki oraya, beni orada gözyaşları içinde karşılıyorlar. Romanlarımda, kendi İstanbullarını, kaybettikleri cenneti buluyorlar.

Başkomiser Nevzat’ın yeni kitabı ne zaman gelecek?

Şu an üzerinde çalışıyorum. Mart ayına yetiştirmeye çalışacağım. Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil var romanda. İyi bir adam sayılabilir mi? Roman bunu tartışıyor. Benim rahatım ve evimin düzeni bozulmasın diye dünyada olup bitene sessiz kalan insanlar mı daha namusludur yoksa yanlış da olsa tepki gösteren bir seri katil mi daha adildir?

Bu konuyu işleme ihtiyacını neden hissettiniz?

Biliyorsunuz, ben romanlarımda ülkenin problemlerini anlatırım. Bu da ülkenin bir problemi, bu konuda dünyada maalesef üçüncü sıradayız. Bununla yüzleşmek lazım, yetişkin bir insan bir çocuğu neden taciz eder? Bu konuyla ilgili çok şey okudum. Kimseyle görüşmedim, görüşmek istemedim çünkü sert bir konu. Burada aslı bir mesele tacizcinin ya da tacize uğrayan çocuğun ruh halini anlatmak değil. Esas olarak insanı anlatmak, biz nasıl bir mahlukuz ki bunu yapabiliyoruz? Bu insanlar başka bir dünyadan gelmedi, bir yerde bir şeyler oluyor. Bir insan neden bunu yapar? Asıl soru bu.

O kişilerin çoğu geçmişte tacize uğramış olanlar…

Aynen öyle, bunu anlatan bir hikâye benimki.

Günümüzde bu kadar roman yazılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok iyi. Bence daha fazla yazılmalı ama elbette daha fazla nitelik beklenmeli. İnsanların yazmasının hiçbir sakıncası yok, zaten doğal bir akış vardır o doğal akış kendini bulur. Pek çok roman çıkar ama iyi olanlar zamana direnir. Kötü olanlar unutulur. Ben bugün çok ünlü bir yazarım ama ben öldükten 10 yıl sonra romanlarım okunmuyorsa demek ki o kadar da başarılı bir yazar değilmişim. Bizin asıl ne kadar başarılı olduğumuzu belirleyecek şey zaman.

Bu kadar ünlü bir yazar olmanız çalışmanızı nasıl etkiliyor?

Kötü etkilemiyor, sadece çok fazla etkinlik var. Sorumluluklar da artıyor. Son beş yıldır insanlar beni sokakta durdurup ‘Yeni kitap ne zaman çıkacak?’ diye soruyor. Devam edersem niye gecikti diye linç edecekler. Ama buna çok fazla kulak asmamak lazım. Kendi bilginize, görgünüze, içinize sinip sinmemesine dikkat etmek lazım.

Bu toprak bize ‘Beni yaz’ diye malzeme veriyor

Roman konularına nasıl karar veriyorsunuz?

Türkiye’de benim gibi yazar olmak çok elverişli bir durum. Çok fazla insan hikâyesi var, çoğu hüzünlü, kederli, vahşi. Aynı zamanda müthiş bir tarihimiz var. Mesela Göbeklitepe… 12 bin yıllık bir tarihe bakıyoruz, bu süreçte romana, hikâyeye ve destana konu olabilecek çok fazla şey var. Mesele bir insan 10 bin yıl yaşasa ve sıkılmayacak olsa 10 bin yıl zorluk çekmeden yazarlık yapabilir. Ama bunu görmek lazım. Göremezsiniz bugün oturur aşk meşkli romanlar yazıp durursunuz. Bu toprağın ve kültürün kendisi yazara ‘Beni yaz, beni yaz’ diye malzeme veriyor. Empati duygusu olmadan biz yazamayız, biz kendimizi anlatmıyoruz, başka karakterler yaratıyoruz. Yazmanız için ötekini hissetmeniz lazım. Ötekine baktığınızda insanlar mutlu değil, çağımız mutsuzluk çağı. İnsanların çoğu yaşadığının farkında değil. Büyük bir adaletsizlik ve fark var insanlar arasında. Yazarın görevi bunu anlatmak ve neden bu fark var onu tartışmak. Yazarın bir görevi varsa bu teşhisi yapmalı, insan iyi bir mahluk değil. Bunu söylemeliyiz ki düzelelim. Mesela adam kanser hastası, değilim derse ne olacak? Kabul ederse en azından tedavisini olacak. Ama biz kabul etmiyoruz; biz en zekiyiz, en şahaneyiz, en akıllıyız, en merhametliyiz ama en aptalız aynı zamanda en zalimiz. Zekâ ve akıl var ama yaptığımız şeylere baktığımızda aptallık. İnsan dünyada vahşet çağını yaşıyor.

Ancak sözsüz ortamda çalışabiliyorum

Nasıl yazıyorsunuz?

Beyoğlu’nda ofisimde yazıyorum. Bohem bir dünya yok. Sabah uyanıp kahvaltı yapıp gelip bilgisayarın başına oturup nerede kalmıştık diye yazarım. Eğer tezli bir romansa onun okumaları olur, romanda geçecek mekanları gidip gezerim. Yeterince bilgi sahibi olunca oturup yazmaya başlarım. Yazma süreci bir ya da bir buçuk yıl kadar sürüyor. Günde en az üç saat çalışmaya dikkat ederim, romanın sonlarına doğru bu 6 ya da 9 saat de olur. Günde bir sayfa yazsanız yılda 365 sayfa yapar, önemli olan dağılmadan yazmak. Ben çok üreten bir yazarım, 26’ncı kitabım, 13’üncü romanım çıkacak… 57 yaşındayım ve bir yazar için çok üretkenim. Yazarken sessizlik lazım. Klasik veya mistik müzik ya da caz dinlerim. Sözsüz olmak zorunda aksi takdirde dikkatim dağılıyor. Asıl mesele kimsenin olmaması. Telefonumu da kapatırım. Çünkü başka bir dünyaya geçiyorsunuz, yazı dünyası yaşadığımızdan çok farklı orada yepyeni bir dünyada yaşamaya başlıyor yazar.

(Röportaj: İnci Döndaş -Karar Gazetesi)

Kaynak:(http://www.karar.com/kitap/ahmet-umit-yazar-olmamda-cizgi-romanlarin-etkisi-buyuk-684792)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here