“Yükselen Bir Değer Olarak Vasat” / Varlık Dergisi Temmuz 2020 Sayısı

0
182

Varlık dergisinin Temmuz 2020 sayısının dosya konusu:
YÜKSELEN BİR DEĞER OLARAK VASAT

Temmuz sayımızın dosya konusunu belirlemeye çalışırken ortaya attığımız ilk başlık “Vasatın Yükselişi” idi, ama aklımızdaki, geçmiş yıllara göre vasatın seviyesinin düşmesiydi. Sözgelimi Varlık dergisi kapaklarını hazırlayan Nazlı Ongan şöyle dedi: “Matbaaya iş gönderirdik, sadece teknik uygulamadan sorumlu olan kişi tapaj, bilgi veya mantık hatalarını fark edip düzeltmek için bizden onay isterdi. Şimdi TRT’de milli bayramın adı yanlış yazılıyor ve seyirci görene kadar fark eden çıkmıyor.” Ortalama olan her zaman çoğunluktadır, ancak bugün ortalamanın bilgi, kültür seviyesinin oldukça düştüğünü gözlemliyoruz. Sorun sadece bu da değil, artık vasat seçkin bir değer olarak sunuluyor, pazarlanıyor. Peki nedir vasat? Acaba ona önyargılarla mı yaklaşıyoruz? Tarihsel, ideolojik, ekonomik, kültürel pek çok boyutu var konunun. Yazarlarımız Selçuk Orhan, Pelin Kıvrak, Gülüş G. Türkmen, Mehmet Özkan Şüküran, Alper Çeker, İrem Kargıoğlu “Yükselen Bir Değer Olarak Vasat” başlığı altında toplanıyorlar, –birbirleriyle çatışmayı da göze alarak– konuyu enine boyuna inceliyorlar.
“Sanat söz konusu olduğunda, bana göre vasat (mediocre) bayağılığın semptomlarını taşımanın olağanlaşması, kabul edilebilir sayılması demektir,” diyen Selçuk Orhan, “Vasatın Egemenliği” başlıklı yazısında edebiyat ve sanattaki vasatlığı bayağılık kavramı üstünden tanınır kılmaya çalışıyor. Türk edebiyatında artan sığlaşmanın “ahlakçılık”, “pozitif ayrımcılık”, “kimlik siyaseti” türünden semptomlarını güncel örnekler üzerinden belirliyor ve bunlara yanıt oluşturmayı deniyor. Orhan’ın gözlemleri keskin: “Bugün sanat yapıtı öncelikle bir çeşit ön sorgudan, özeleştiriden geçmek zorunda; neredeyse bütün yapıtlardan kimlik siyasetinin değerleri açısından hesap vermesi bekleniyor. Kamusal alanda söz almak için bir çeşit doğruculuk pasaportu isteniyor. Kimlik siyasetiyle ilgili değer yargılarını ise büyük ölçüde Batı’dan öğreniyoruz; hatta İslamcılık gibi yerlilik üstünden söz alan akımlar bile kimlik siyasetinin araçlarını istismar etmeden yol alamıyor. Çoğulcu demokrasinin altyapısı olarak görebileceğimiz bu değerler toplum yaşamının düzenlenmesi açısından elbette önemli, ama sanat yapıtının bir değerler hiyerarşisine teslim olarak yaratılması tartışmalı sonuçlar doğuruyor.”
Pelin Kıvrak, antik çağlardan modern entelektüel tarihe vasatlıkla ilgili felsefi kuramlara ışık tuttuğu “Seçkin Vasat” başlıklı yazısında sıradanlığın günlük yaşamdaki izdüşümlerini ve sanatsal üretim rejimleri çerçevesindeki yükselişini inceliyor. Vasatın ‘yeni seçkin’ olduğu fikrinin postmodernite bağlamında kurumsallaşmasını ele alırken örneklerini Horatius, Nietzsche, Kierkegaard, Steinbeck, Flaubert ve Iñárritu’nun eserlerinden seçiyor. Kıvrak, “Vasat, özellikle sanatsal üretim bağlamında, mükemmele ulaşmak çok zor olduğu için ‘razı olunan’ bir mertebe iken günümüzde hakiki temsili uğrunda büyük çaba gösterilen ve yine de mesajı net olmayan bir sanat üretim biçimine dönüşmüştür. Dolayısıyla ‘vasatın egemenliği’ derken kastedilen nokta kültürün yozlaşması, cehaletin hüküm sürmesi, sıradanlığı kabul etmiş bireylerin etrafımızda kol gezmesinden ziyade vasatın ‘yeni seçkin’ olduğu fikrinin kurumsallaşmasıdır,” diyor.
“Vasatı Doğurmak” başlıklı yazısında Gülüş G. Türkmen, önce vasat kelimesinin kökenine inerek onu çoğunlukla olumsuz yananlamlarıyla kullandığımızı gösteriyor: “Ortalama” olana “bayağı” demeyi seçiyoruz. İnsana dışarıdan dayatılan norm beklentisini betimleyen “vasatokrasi” (médiocratie) fikirsizleri taklitçiliğe, fikir sahiplerini içlerine kapanmaya zorlarken, insanın evrenin merkezi olmadığını öğrendiği her bilimsel sıçrayış da onu aydınlıktan ziyade karanlığa itmiş görünüyor. Bizi üzen, karşılaştığımız öz ile tarih boyunca hakkında binbir hayal kurduğumuz özün farklı olması mı? İyimser ya da kötümser hikâyelerimiz bir bir eskiyor ve bilim ilerledikçe yerine yenilerini, daha inandırıcı olanlarını koymak zorlaşıyor. Belki de kendimizi vasat olmadığımıza ikna etmek için kullandığımız her yöntem vasatlığa mahkûmdur.
“Vasatlık Endüstrisi” başlıklı yazısında Mehmet Özkan Şüküran, , “vasatlığın kendiliğinden yükselen bir kültür ve toplumun olağan hali olmadığını” vurgulayarak, “İktidar; radikalliği, farklılığı, onun politikalarının dışına çıkma potansiyeli içeren neyse men ediyor ya da vasatın sınırlarına çekiyor; politik ve ideolojik düzlemde vasatlığı kutsallaştırıyor, yüceltiyor. Bu yüzden de vasatlık bir moda haline geliyor. Bireylerin düşünce dünyasına, konuşma biçimlerine, en mahrem duygularına kadar vasatlık endüstrisinin gölgesi düşüyor,” diyor. Vasatlığı çoğaltan bu durum, yayıncılık sektörüne, edebiyata da sirayet ediyor haliyle ve Şüküran da yeni medyanın bu konudaki etkisini sorguluyor.
Alper Çeker, “Vasatın Anlamı” başlıklı yazısında öncelikle kavramın neyi ifade ettiğini açıklıyor. Ekonomik vasatı oluşturan orta sınıfın siyasetle ilişkisi, ideolojilerin vasatın egemenliğine karşı tutumu gibi konuları değerlendirdikten sonra meselenin kültürel boyutunu tartışmaya açıyor. Vasatın yükselişi ile entelektüellerin çöküşü arasında ters orantılı bir ilişki kuran yazar, geleceğe dair karamsar bir tablo çiziyor: “İslamcılar, Türkçüler, Kürtçüler, iktidar, muhalefet… Tüm bunlar kutuplaşmak yerine, aksine bir vasatta birikmiş durumdalar. Vasattaki bu yığılmanın beni tedirgin eden tarafı, toplumun yeni entelektüeller çıkaramaması. Artık ne devletin tehdit olarak görebileceği bir edebiyatçı var, ne de edebiyatçıyı tehdit olarak görebilecek bir devlet.”
İrem Kargıoğlu “Edebiyat Ortamımıza Gecikmeli Bir Veryansın” başlıklı yazısında, yakın tarihli Türkçe edebiyat yapıtlarına ilişkin gözlemlerinden hareketle tespit ettiği aksaklıkları okur-yazar-eleştirmen üçgeninde ele alıyor; yayınevleri, dergi ve fanzinlerin vasatın çoğaltılmasında oynadığı rolleri saptamaya çalışıyor. “Yüzeysellik, bayağılık sadece edebiyatta hüküm sürüyor değil. Yükselişin ivmesi sanatsal üretimin farklı alanlarında, bu alanların kendi içlerinde de türden türe değişiyor,” dedikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor: “Son ürün ne kadar çabuk ve kolay sindirilebilecekse, vasat da o denli hızlı yükseliyor. Örneğin sinemada, filmin seyirci üzerinde nasıl işlediğini az çok bilen bir yapımcı için, bilhassa ‘komedi’ ve ‘korku’ janrlarında sıkı gişeler yapmak işten bile değil bugün. Edebiyat okuru ise –çoğunlukla– şiiri öyküden, öyküyü romandan çok daha hızlı tüketebiliyor. Haliyle, bunlardan biriyle karşılaşıp sesini çıkarmayan tüketicinin önüne rahatlıkla ikinci porsiyon yetiştirilebiliyor.”

Mehmet Erte

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here